Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
Devam etmek için giriş yapmalısınız!
Lütfen bekleyiniz üye giriş sayfasına yönlendiriliyorsunuz...
İstanbul Rehberi
 
İstanbul'la Tanışma
Marmaray kazılarının ortaya koyduğu gibi insanoğlunun en az 8-9 bin yıldır yaşadığı Istanbul, binlerce yıldır Afrika'dan ve Asya'dan Avrupa'ya göçte önemli bir geçiş noktasıydı. Daha Marmara ile Karadeniz'i birleştiren Boğaz oluşmadan önce bile bir yerleşim merkezi olan Istanbul 2,700 yıldır da önemli bir uygarlık merkezi. Avrupa ve Asya kıtaları ile Karadeniz ve Akdeniz'i birleştiren, bu nedenle de o günlerin bilinen dünyasının deniz ve kara trafiğini denet-leyen eşsiz bir konumda bulunması, kentin hızla gelişmesine ve dünyaya hükmeden üç imparatorluğun (Roma, Bizans ve Osmanlı) başkenti olmasına yol açtı. Antik çağda bir şehir devleti olmaktan ileriye gidemeyen Istanbul, orta çağda Avrupa karanlıklara gömülürken, Doğu Roma yönetimi altında o günlerin parlayan yıldızı olmuş, Avrupa'da geçmiş uygarlıkların kalıntısı saraylar, tapınaklar terk edilip harabeye dönüşürken, aynı dönemde dünya uygarlığına Ayasofya'yı hediye edebilmişti.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İstanbul'a Hükmedenler
ROMA VE BİZANS İMPARATORLARI

25 yüzyıllık tarihinin ilk dönemi ile ilgili sağlıklı kayıtlar bulunmadığı için, Roma egemenliği altına girinceye kadar Istanbul’da kim­lerin hüküm sürdüğünü kesin bir biçimde saptamak mümkün değil. Ancak 11 Mayıs 330’da I. Konstantin Istanbul’u Roma Impara­torluğu’nun eş başkenti ilan ettikten sonra 7 Roma, 82 Bizans imparatoru Istanbul’a hükmetti. 1453’te Osmanlı egemenliğine gir­dikten sonra 30 Osmanlı Sultanı iki kıtayı birleştiren bu kentte saltanat sürdü. 1923’te Cumhuriyet ilan edildikten sonra Istanbul başkent olmaktan çıktı ve bu dönemde de 11 Cumhurbaşkanının yönetimine tanık oldu. Işte tarih boyunca Istanbul’da hüküm sürenler:

İSTANBUL’A HÜKMEDENLER: OSMANLI SULTANLARI

Orta Asya’dan, artık Selçuklu egemenliği altına giren Anadolu’ya göçen Kayı boyu 13. yy sonlarına doğru batıda Söğüt yöresine uçboyu olarak yerleştirildikten sonra, kendilerine verilen toprakları fetihlerle genişlettiler. 1299’da bağımsızlığını ilan edip Osma­noğulları adıyla devlet olma yolunda adım attıktan sonra, sırasıyla Iznik, Bursa ve Edirne’yi aldılar. Bu arada Anadolu’yu istila eden Timur karşısında 1402’de uğranılan yenilgi onları kısa bir süre yavaşlattıysa da 1453’te Istanbul’un fethinden sonra Avrupa, Asya ve Afrika’ya yayılan büyük bir imparatorluk kurdular.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İstanbul'a Gelmişken

İstanbul, uzun tarihi geçmişi ve doğal güzellikleriyle, onu görmek ve tanımak için gelenlere çok zengin seçenekler sunan bir şehirdir. Bu çeşitlilik ve zenginlik karşısında, özellikle dar bir zamanda neleri görmek, nerelere gitmek gerektiğine karar vermekte zorlana-bilirsiniz. Eğer böyle bir şehri tanımaya sadece iki gün ayırabiliyorsanız ve Istanbul’un geçmişi size çekici geliyorsa, ilk gün Topkapı Sarayı’ndan başlayıp, Ayasof-ya Müzesi ve Sultan Ahmed Camii’ne bir bakıp, günün son iki saatini Kapalıçarşı’da tamamlayabilirsiniz. Akşam Beyoğlu’nda yiyeceğiniz bir yemek, şehrin bu hareketli semtini tanımanıza yardımcı olacaktır. Ikinci güne ise sabah bir Boğaziçi turu ile başlayıp, kalan zamanınızı da Dolmabahçe Sarayı’nı gezerek geçirebilir, geceyi Ortaköy gibi şehrin ilginç bir semtinde tamamlayabilirsiniz. Istanbul’a ayırabileceğiniz süre iki günden fazla ise, ana hatları yukarıdaki program olmak üzere bu gezide görülecek yerlere daha fazla zaman ayırıp, gittiğiniz yerlerin çevresindeki önemli müze ve tarihi yerleri ziyaret edebilirsiniz. Örneğin Topkapı-Ayasofya-Sultanahmet turunu, Aya Irini, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi, Ibrahim Paşa Sarayı’nı da kapsayacak şekilde genişletebilirsiniz. Hepsi birbirine yürüyüş mesafesindeki bu müzeleri gezmek, size Istanbul’un ve buna bağlı olarak insanoğlunun on bin yıllık tarihinde nereden nereye geldiğini de gösterecektir. Programın devamı ise Ada­lar’a bir vapur gezisi yapıp, orada faytonla tur atmak, Kız Kulesi karşısında kahve iç-mek, Belgrad Ormanlarında bir sabah gezisi yapmak biçiminde uzatılabilir. Istanbul, bu kente neden geldiğini bilen, neler görmek istediğine karar vermiş olanlara çok şey verebilecek bir şehirdir. Henüz bir karar veremedinizse, bu bölümde Istanbul’da öncelikle görmeniz gereken yapılar ve yerler sistemli bir biçimde tanıtılmakta, devamında ise bölge bölge Istanbul gözlerinizin önüne serilmektedir. Böylesine karmaşık bir kentteki gezinizi kolaylaştırmak üzere hemen bunu izleyen sayfalarda Istanbul’un saraylarını, müzelerini, tarihi anıtlarını, camilerini ve diğer ibadet yerlerini, hamamlarını, eski ve yeni çarşılarını sıralayarak gezinizi daha iyi planlamanıza ve kentte geçireceğiniz her dakikanın keyfini sürmenize yardımcı olmaya çalıştık.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İmparatorluk İstanbul'u
19. yy’ın ilk yarısından itibaren Avrupa’yı yakalayabilmek amacıyla Batılılaşma yönünde önemli adımlar atma gayreti içine giren Osmanlı Sultanları, bu arada, bir anlamda eski düzeni simgeleyen Topkapı Sarayı ve Sarayburnu yöresini de terk edip, Haliç’in kuzeyine geçtiler. 1854 Kırım Savaşı’nda ilk kez Ingiltere, Fransa ve o günün Italya’sını temsil eden Savoy ile aynı safta savaşan Osmanlı Devleti, bu ilişkiden de yararlanarak Avrupa’dan sağladığı büyük miktardaki krediyi Dolmabahçe Sarayı’nın inşası ve deko­rasyonunda kullandı. Adının da işaret ettiği gibi, 17. yy’da toprak doldurularak denizden kazanılmış olan arazi üzerinde inşa edilen saray, bu yörede inşa edilecek bir dizi görkemli binanın ilki ve sarayın mimaride Batı üslubundan yana koyduğu tercihin ilanı oldu. Gerçi bu bölgenin geçmişi de pırıltılıydı. Bizans döneminde kıyılarına küçük balıkçı köyleri dizili olan Boğaz’ın başlangıcı sayılabile­cek bugünkü Dolmabahçe, Beşiktaş ve Ortaköy’ü içine alan bölge Vallicula Regii Horti (Kraliyet Bahçesinin Küçük Vadisi) diye bili­niyordu. Boğaz köyleri Osmanlı döneminde de balıkçılık ve bahçecilikle uğraşmaya devam ederken, sultanlar 15. yy sonundan iti­baren bu bölgede yavaş yavaş hasbahçeler, kasırlar edinmeye başladılar. Osmanlı hanedanı üyeleri ve önde gelen bürokratlar da bu yörede köşkler inşa etmeye başlamışlardı. Dolmabahçe Sarayı’nın inşası ile iktidar merkezi Beşiktaş’a taşındı. Dolmabahçe’yi Çırağan, Feriye, Yıldız sarayları izledi. Saray çevresinin üst düzey yöneticileri de buralarda konaklar edinmeye başladılar. Haliç’in köprülerle aşılması, Pera’nın ekonomik ve sosyal açıdan gelişmesine paralel olarak 20. yy başında Teşvikiye’de, Maçka’da konaklar­da oturan, Dolmabahçe veya Yıldız’da Sultanla sürekli temas halinde olan Osmanlı üst bürok-rasisi alışverişini de artık Mısır Çarşısı ya da Kapalıçarşı’dan değil, Pera’dan yapar oldu. Bu gelişme şehrin merkezinin daha da kuzeye kaymasını hızlandırdı.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Karaköy-Galata
İstanbul’un tarihinde 700 yılı aşkın bir süredir ticari bir merkez olarak gelişen Karaköy-Galata bölgesi eskiden Haliç’in kuzeyindeki bağ ve bahçelerden oluşuyordu. Bizans şehrinin 13. mahallesi olan bu yöreye eski Grek dilinde incirlik anlamına gelen “Sykai” adı verilmişti. Greklerin karşı kıyıdaki Sykai anlamına kullandıkları “peran en Sykais” deyiminden de bugüne kadar yaşamış Pera adı türemişti. Galata adının nereden geldiğine dair çeşitli görüşler vardır. En akla yakın görüneni bu sözcüğün Italyanca’da “iskeleye inen yokuş” anlamına gelen “calata”dan türediğidir.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Sultanahmet
Barındırdığı Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi anıt ve yapılarıyla Istanbul’un renkli tarihini dar bir alanda özetleyen semt Istanbul’un en turistik yöresidir. Bizans devrinde 12. yy sonlarına kadar kentin kalbinin attığı merkez olan Hipodrom, Hipod­rom’dan Marmara denizine kadar uzanan 100,000 m2lik bir alan üzerine kurulduğu bilinen, bugüne pek az kalıntısı kalmış Büyük Saray, Ayasofya ve Aya Eufemia Kiliseleri, kentin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış büyük su sarnıçları buradaydı. 12. yy’dan sonra Büyük Sarayın yerini Haliç yakınındaki Blakhernai Sarayı’na bırakmasıyla birlikte önemi ve görkemi azalan semt, Istanbul’un Latin istilasına uğradığı 13. yy’da yakılıp yıkılmıştı. Istanbul’u fethettikten sonra kenti dolaşan Fatih’in, gördüğü manzara karşısında söylediği “Kayzer’in sarayının kapısında örümcekler ağ kurmuş” cümlesi ünlüdür. Istanbul’un fethinden ve Sultan’ın Topkapı Sarayı’na yerleşmesinden sonra, yeniden önem kazanmaya başlayan semtin yıkıntılarla dolu meydanı bir süre cirit, güreş talimleri için kullanılmış, asıl imar hareketleri, 16. yy’da Ibrahim Paşa Sarayı ile birlikte başlamış, Hürrem Sultan’ın yaptırdığı çifte hamam ile hız­lanmıştır. Atmeydanı’nın çevresi sarayla yakın ilişki içindeki ileri gelen devlet adamlarının konaklarıyla sarılmış ve semt en parlak noktasına 17. yy’da yapılan Sultanahmet Külliyesi ile ulaşmıştır. Semtin merkezini oluşturan ve kentin en büyük meydanı olan Atmeydanı, çeşitli gösteri ve ayaklanmalara sahne olmuş, 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra ayaklanmaları ve Yeniçerileri anımsatan her türlü ismin kullanılması yasaklanınca Ahmediye meydanı olarak anılmaya başlanmış, bu isim Cumhuriyet’ten son-ra Sultanahmet’e dönüşmüştür. Eskiden Sultanahmet ile Marmara kıyısı arasındaki yamacı dolduran mütevazı ahşap konutlar yerleri­ni, bir kısmı çok başarılı bir yenileme çalışması ile otel, pansiyon, lokantaya dönüştürülen yapılara, çeşitli dükkan ve atölyeler gibi turizm amaçlı işyerlerine bırakmıştır.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Haliç
Istanbul’un bağrına saplanan eğri bir bıçak gibi, kentin ortalarına kadar uzanan, akşam gün batarken kızıllaşan güneşin yansıması nedeniyle ta eski çağlardan beri yabancı gezginler tarafından “Altın Boynuz” (Bizanslılar döneminde kullanılan Khrysokeras adı da aynı anlama geliyordu) diye adlandırılan Haliç, 2. ve 3. zamanlarda, meydana gelen tektonik olaylar sonucunda kırılarak bir akarsu vadisine dönüşmüş, 4. zamanda buzulların erimesiyle yükselen denizin vadiyi doldurmasıyla oluşmuştu. Haliç’in Bizans dönemin­deki adı antik çağ efsanelerine de dayandırılır. Tanrıların tanrısı Zeus, Io’ya aşık olur ve onu karısı Hera’nın öfkesinden korumak için inek kılığına sokar. Io, Barbisros (Kağıthane) ile Kidaros (Silivritepe) arasındaki tepede doğurduğu kızına Keroessa adını verir. Kero­essa’nın denizlerin tanrısı Poseidon’dan olan oğlu Byzas da kenti kurar (bkz s.13). Kent Byzantion, doğduğu yer de annesinin adın­dan türeme Keras (boynuz) diye adlandırılır. 5. yy’da II. Theodosios, Sarayburnu ile Ayvansaray arasında 20 kapıyla Haliç’e açılan surları yaptırdı. Bu dönemde surların dışındaki bölgede önemli bir yerleşim yoktu. Osmanlılar döneminde de uzun süre bu durum devam etti. 17-18. yy’da kentten kaçan soyluların malikaneleri, av köşkleri, Kağıthane ve Alibeyköy derelerinde yapılan sandal sefaları uzun yıllar edebiyat ve sanata esin kaynağı oldu. Ancak ilginin Boğaz’a doğru kayması ile önemi azalmaya yüz tutan Haliç, giderek sanayi bölgesi oldu. Bunun getirdiği çevre kirliliği ve tarihi yapıdaki tahribatın etkisi çok geç anlaşıldı. 1980’lerden itibaren girişilen temizliklerle eski binalar tekrar ortaya çıkarıldı, çevresi parklar halinde düzenlendi. Aynalı Kavak Kasrı, Rahmi Koç Sanayi Müzesi, Miniatürk, santralistanbul gibi Istanbul’a boyut kazandıran müzeleri, Sütlüce Kültür Merkezi, Feshane gibi kültür ve eğlen­ce mekanları ile Eyüp, Fener, Balat gibi bir zamanlar sırasıyla Türkler, Rumlar, Museviler tarafından iskan edilmiş eski mahallelerin havasını solumak için kentin mutlaka görülmesi gerekli bir bölgesi Haliç.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Kara Surları
Marmara kıyısındaki Yedikule’den Haliç kıyısındaki Ayvansaray’a kadar uzanarak Istanbul’u batısından kuşatan kara surlarının Bla­khernai bölgesine kadar olan kısmı, 5. yy’da II. Theodosios zamanında yapılmıştır. Bugünkü kara surları 8. yy’daki büyük deprem sonrasında III. Leon devrinde yapılan yenilemenin ürünüdür. Üstünde burçlar bulunan tek sıralı bir savunma duvarından oluşan deniz surlarından farklı olarak kara surları, üçlü bir sisteme sahipti: asıl duvar, ön duvar ve hendek. (Kesit için bkz s.16) Yaklaşık 5 m eninde ve 11-14 m yüksekliğindeki asıl surda 50-75 m aralıklarla burçlar vardı. Kapılar anayolların şehir dışına çıkış noktalarına yer­leştirilmişti. Kapılar ya şehir dışına giden yolun sonundaki kent ya da kasabanın adıyla (Edirnekapı, Silivrikapı gibi), ya çevredeki tarihi bir binanın adıyla (Mevlanakapı), bazı kereler de Bizans döneminden kalma isimlerle (Ayakapı) anılırdı. Bizans döneminde Yedikule’de Marmara kıyısına yakın olan Altın Kapı, sadece imparatorun katıldığı törenlerde kullanılan bir kapıydı. Bizans dönemin­de yapılan Theodosios surlarının Blakhernai bölgesinde mevcut 4. yy’dan kalma surlarla birleştirildiği kabul edilir. Blakhernai duvarları Haliç kıyısına uzak kaldığından kıyıyı korumak için duvar uzatılmış, bu bölüme de “Pteron” (siper) adı verilmiştir. 11. yy’da Komnenoslar döneminde imparator sarayı Blakhernai’ye taşınınca Blakhernai duvarı önüne, şehir dışına doğru yay çizerek uzanan 13 burçlu güçlü bir duvar olan “Manuel suru” yapılarak saray bölgesi tahkim edilmiştir. Eğrikapı bu surun içinde yer alır. Istanbul’un fethi döneminde büyük zarar gören surlar daha sonra Osmanlılar tarafından takviye edilmişti. Ancak 19. yy’da işlevini kaybettiği için kendi haline bırakılmış ve uzun zaman evsizlerin barınağı olarak kullanılmıştı. Surların, 1953’te kutlanan fethin 500. yılı nede­niyle başlayan restorasyon çalışmaları bugün de devam etmekte ve surlar yer yer eski görkemine kavuşturulmaktadır.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İstanbul'un Ortası
Mimar Sinan, Şehzadebaşı Külliyesi’ni yaparken Eyüp’ten Sarayburnu’na İstanbul’un geometrik merkezini hesaplamış. Çeşitli ölçümlerden sonra orta noktanın Şehzadebaşı Külliyesi’ndeki Şehzade Mehmed Türbesi’nin yanına rastladığını belirlemiş ve oraya bir taş dikmiş. (Bu nokta bugün Şehzadebaşı ile Dede Efendi caddelerinin kesiştiği noktadaki Şehzadebaşı Camii dış avlu duvarının köşesine rastlar. Bu nedenle güney ve doğu duvarlarının birleştiği noktada altı ve üstü demir miller ile oturtulmuş, böylelikle dönen yeşil somaki mermer bir sütun bulunmaktadır. Yol seviyesinin yükseltilmesi ve asfaltın sütunu kapatması nedeniyle günü­müzde dönmeyen sütun İstanbul’un ortasını hala göstermeye devam etmektedir.) Osmanlı Imparatorluğu döneminde çevre ille­rin başkente uzaklığının hesaplanmasında bu nokta kullanılmış. Biz de bu noktanın çevresini “İstanbul’un ortası” diye niteledik. Iki bin yıla yakın bir süre, o günün dünyasının önemli bir kesimine hükmetmiş üç imparatorluğun yönetim merkezi olmuş görkemli bir kentin, surlarla güvence altına alınmış, ama saray duvarlarının da dışında bırakılmış, sivil halkın yaşadığı yöre, uygarlık tarihine tanıklık etmiş yapılarla bezelidir. Yedi tepe üzerine kurulu İstanbul’un üçüncü, dördüncü ve beşinci tepelerini kapsayan bölge, Osmanlı Imparatorluğu’nun yönetim merkezi Divanyolu’ndan başlayıp, Bizans’ın ana arteri Mese yolunu takip ederek, Beyazıt-La­leli-Aksaray’a uzanıyor, oradan yelpaze gibi surlara doğru yayılıp Zeyrek, Süleymaniye, Vefa, Fatih, Yavuz Selim, Çarşamba, Cerrah­paşa, Haseki, Kocamustafapaşa’yı kapsıyor. Bu bölgedeki semtlerin çoğu, isimlerinin de işaret ettiği gibi Osmanlı tarihine damgası­nı vurmuş sultanların, sadrazamların, kadın efendilerin adını taşıyan külliyelerin çevresinde gelişmiş. Zamanla şehrin ağırlık merke­zi daha kuzeye kayarken, bu semtler de ekonomik açıdan önemini kaybetmiş. Ancak bu semtler, bugün bile zamana meydana okuyarak eski İstanbul’dan kesitler sunuyor. Bir zamanlar Şehzadebaşı’nda Direklerarası’ndaki tiyatroları, kahveleriyle İstanbul’un eğlence merkezi olan yöre, bugün ise alışveriş ya da kentin tarihini yakından tanımak için gelen binlerce turistle dolup taşıyor.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Taksim-Beyoğlu
İstanbul deyince akla gelen ilk birkaç isimden ikisi olan, çoğu kez birlikte ya da birbirinin yerine kullanılan Taksim ve Beyoğlu, 12 milyonluk metropolün nabzının attığı merkezlerdir. Haliç’in güneyindeki yerleşim bölgesine oranla daha yeni bir yerleşim olan Tak­sim-Beyoğlu ile ilgili kayıtlar beşyüz yıl öncesine kadar dayanır. Venedik Dukası Andrea Gritti’nin oğlu Alvise Gritti, doğup büyüdü­ğü Galata’da, Kanuni’nin izniyle büyük bir köşk yaptırmış. Bundan dolayı da 16. yy’dan itibaren bu köşk ve bahçelerinin bulunduğu bölge Beyoğlu diye anılmaya başlamış. 16. yy sonundan itibaren Osmanlı başkentinde devamlı elçi bulundurmaya başlayan Batılı­lara elçilik binalarını yapmaları için bu bölgede yer verilmiş. Böylece Beyoğlu İstanbul’da Avrupai yaşam tarzının sürdürüldüğü gözde bir semt haline gelmiş. Beyoğlu semtinin en önemli caddesi Galata tepesinde başlayıp sefaretlerin arasından geçen, Cum­huriyet’ten sonra Istiklâl Caddesi adını alan Cadde-i Kebir’dir. Cadde 18. yy’da yapılmış bir maksem (su dağıtım deposu) ile son bulur. Caddenin bittiği yerdeki meydan da, su bölüşümü, taksimi yapılan yer anlamına, Taksim adını almıştır. 19. yy sonuna kadar Taksim Meydanı’nın çevresi ve ilerisi gayrimüslim ve Müslüman mezarlıklarıyla kaplıydı. Sultan Abdülmecid 19. yy’da Taksim’de Balyanlara güzel bir topçu kışlası yaptırdı. Tophane’deki top dökümhanelerinin bir devamı sayılan bu kışla diğer kışlalardan daha gösterişli ve görkemliydi. 1920’li yıllarda gazeteci ve spor spikeri olan Sait Çelebi tarafından kiralanan bu yapı bir spor alanı haline getirilmiş ve Taksim Stadyumu adıyla anılmaya başlanmıştı. Türk Milli Futbol takımı da ilk milli maçını Romanya ile burada oynamış ve berabere kalmıştı. Yine Türkiye’de ilk gece maçı bu stadda oynanmıştı. 1940’lı yıllarda Dolmabahçe’de İnönü Stadı yapılınca bu yapı yıkılıp yerine Inönü Gezisi adıyla bir park yapıldı. Bir zamanlar otobüs ve dolmuşların son durağı olması nedeniyle İstanbul’un buluşma noktalarından biri olan Taksim, bugün metro sayesinde tekrar bu özelliğini kazanmış görünüyor.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İstanbul'un Şıklığı
Daha 200 yıl öncesine kadar Istanbul’un mezarlıklar ve bahçelerle kaplı bu bölgesi zaman zaman sultanlar tarafından avlak olarak kullanılır, çevrede spor karşılaşmaları düzenlenirdi. Yıldız’da, Abide-i Hürriyet sırtlarında görülen av köşklerinin kalıntıları, Nişantaşı ve Okmeydanı’ndaki nişantaşları ve semt isimleri bu geçmişin izlerini taşır. 19. yy’ın ikinci yarısında Sultan’ın Dolmabahçe, Yıldız ya da Çırağan saraylarında oturuyor olması nedeniyle, Sultan’la yakın mesai içinde bulunan paşalar, yüksek memurlar da bu sakin semtlere geniş bahçeler içinde konaklar yaptırarak yerleştiler. Ayrıca Yeniçeri teşkilatının ortadan kaldırılmasından sonra kurulan yeni askeri birlikler için bölgede, bugün üniversite binaları olarak kullanılan görkemli kışlalar inşa edildi. Ancak Cumhuriyet sonra­sı eski Istanbul’a karşı Taksim merkezli gelişmenin başlaması ile şehir hızla buralara yayıldı. Haliç’in güneyinin dar eğri büğrü sokak­larının yerini, Cumhuriyet Bulvarı, Halaskargazi Caddesi, Valikonağı Caddesi, Rumeli Caddesi gibi geniş, ağaçlandırılmış caddeler ve yollar aldı. Eski Istanbul’un iki-üç katlı ahşap ya da kargir binaları burada yerini lüks, yüksek apartmanlara bıraktı. Buna paralel olarak zaten Istiklal Caddesi’ne kaymış olan alışveriş merkezi, Taksim-Harbiye arasındaki lüks apartmanların alt katlarından, bir kol­dan Pangaltı, Osmanbey, Şişli, Mecidiyeköy, diğer koldan da Harbiye, Nişantaşı, Teşvikiye, Maçka yönünde yayıldı. 1950’lerden iti­baren Nişantaşı ile Osmanbey’i birleştiren Rumeli Caddesi, şehrin en şık mağazalarının toplandığı bir merkez halini aldı. Daha sonra buna eski adı Emlak Caddesi olan, şimdi ise Abdi Ipekçi olarak adlandırılan caddede toplanan lüks ve şık mağazalar eklendi. Bunlara anında Istanbul’un en hoş ve kaliteli restoranları, barları katıldı. Kısacası bu semtler Istanbul’da şıklığın, zerafetin, inceliğin temsilcisi oldular.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
İstanbul'un Canı: Boğaziçi
İki kıtayı, iki denizi birbirine bağlayan 33 km uzunluğundaki bir su yolu olan İstanbul Boğazı, çağlar boyunca efsanelere, sanat eserlerine konu olmuştur. Batı dillerindeki adı “bosphorus”un (inek geçidi) Grek mitolojisindeki Zeus’un çapkınlığından ileri geldiği anlatılır. Buna göre Zeus sevgilisi Io’yu, karısı Hera’nın şerrinden korumak için inek şekline sokar, ancak Hera’nın musallat ettiği bir at sineğinden kaçmak için Io bir sıçrayışta bu su yolunu aşar. Böylece burası inek geçidi adını alır.
IV. zamanda meydana gelen bir çöküntü ile Marmara ile Karadeniz arasında doğal bir bağlantı oluşmuştur. Karadeniz’e açılan ağzı 3,600 m, Marmara ağzı ise 1,675 m olan Boğaz’ın en dar yeri Rumeli ve Anadolu hisarları arasındadır: 698 m. En derin noktası ise 60-70 m arasında değişir. Karadeniz ile Marmara arasındaki su değişiminin yarattığı birçok akıntı vardır. Yer yer bu akıntıların hızı saatte 9-10 mili bulur. Tarih boyunca kıyılarında kilise ve manastırlar inşa edilmiş, Bizans’ta hüküm sürenler de yazlık saraylar yap­tırmışlardı. Daha İstanbul’un fethinden önce Boğaz kıyısına yerleşmeye başlayan Osmanlılar döneminde II. Bayezit’tan başlayarak sultanlar Boğaz’ın her iki yakasında hasbahçeler, kasırlar yaptırmışlardı. Ulaşımın kayıklarla sağlandığı dönemde bile Boğaz’ın orta­larına kadar yayılan bu yerleşim, son yüzyılda ise Boğaz hattında gemilerin de çalışmaya başlaması ile hızlanmış, mesireleri, kahve­leri, çay bahçeleri, koruları ile her kesimden halkı çekmiştir. Bugün de her birinin ayrı bir hikayesi olan denizle içiçe, kayıkhaneli yalıları, son çeyrek yüzyılda yapılan, iki kıtayı birleştiren köprüleri, hali vakti yerinde olanlar için lokanta ve barları, isteyenlere daha mütevazı çay bahçeleri ve deniz kıyısına dizilmiş bankları ile İstanbul’un en çarpıcı özelliklerinden biridir Boğaz. Sıcak yaz günlerin­de şehri serinleten, milyonlarca kişinin yaşadığı kentte hava dolaşımını doğal olarak sağlayan Boğaz, İstanbul’un can damarıdır. İstanbul’a gelindiğinde mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında gelen Boğaziçi’nde küçük teknelerle ya da Şehir Hatları vapur­larıyla yapılacak yarım günlük bir tur, bu güzelliğin tadına varmaya yeterlidir.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Asya Kıyısındaki Eski İstanbul
İstanbul Boğazı’nın Marmara ile birleştiği noktada Asya kıyısındaki iki yerleşim noktası, Kadıköy ve Üsküdar, kentin neredeyse Sul­tanahmet bölgesi kadar eski yerleşim merkezleridir. MÖ 7. yy’da Kalkedon (Körler diyarı) adıyla bir Grek kolonisi olarak kurulan Kadıköy’ün iskelesi ve tersanelerinin yerleştiği Üsküdar’ın adı da o zaman Hrisopolis (Altın Şehir) idi. Bu bölge bir dönem Perslerin egemenliğine girmiş, daha sonra Atinalı Alkibiades’in kazandığı zaferin ardından limanın çevresinde surlar yapılmış ve Boğaz’dan geçen gemilerin vergisi burada toplanmaya başlamıştı. Arapların birçok kuşatma girişiminde de ilk hedefleri hep bu yöre olmuştu. Zenginliği ile ünlü Harun el-Reşid halife olmadan önce 782’de İstanbul’u kuşatmaya geldiğinde karargâhını burada kurmuştu. Anadolu’nun Türkler tarafından fethi başladığında da ilk kez Danişmendoğullarının bu yöreye ulaştığı belirtilmektedir. Ancak İstanbul’un fethinden 101 yıl önce Orhan Gazi döneminde (1352) yöre Osmanlı egemenliğine geçmiştir. O tarihten sonra da bir Osmanlı yerleşim merkezi olarak gelişmiştir. Üsküdar iskelesi çevresinde hâlâ o günlerden kalma kent dokusu kendisini korumak­tadır. Üsküdar’ın bu üstünlüğünün gölgesinde kalan Kadıköy ise daha çok 19. yy’da bir sayfiye merkezi olarak gelişmeye başlamış­tır. Osmanlı ileri gelenleri ve özellikle gayrimüslim tebaa, Kadıköy’ün çevresindeki bağlara ve bahçelere konaklar, malikâneler inşa ettirmiş, zamanla deniz ulaşımının yaygınlaşmasıyla Moda, Kalamış, Fenerbahçe, Caddebostan, Suadiye kıyılarında birbirinden güzel evler, yalılar yapılmıştır. Boğaz Köprüsünün yapılmasıyla şehrin yerleşim alanı Asya’ya doğru kaymaya başlayınca, yöre Avru­pa yakasına karşıt ağırlık oluşturacak biçimde Bağdat Caddesi merkezli olarak hızla gelişmesini sürdürdü. Bugün İstanbul’un en zarif semtlerinden biri, aynı zamanda önemli bir alışveriş merkezi haline geldi. Sahilde Maltepe’ye kadar uzanan geniş karayolunun deniz tarafındaki yeşil alan, bütün bölge sakinleri için yeni bir gezi alanı yarattı.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Adalar
Bostancı açıklarındaki dokuz ada ile iki kayalık İstanbul takımadalarını oluşturur. En büyüğü 5.4 km2, en küçüğü ise 8,000 m2 olan bu adalar, Bizans döneminde prenslerin, soyluların, patriklerin sürgün yeri olarak kullanıldığı için Prenslerin (Prinkipo) Adaları ola­rak adlandırılmıştı. Büyükada (Prinkipo/Prens), Heybeliada (Halki/Bakır), Burgazada (Antigoni), Kınalı (Proti), Sedef (Terebintos) yer­leşime açık adalardır. Yassı (Plati) adayı İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi kullanmaktadır. Kaşık (Pita) adası özel mülktür. Sivriada (Ohia) ve Tavşanadası (Neadros) tamamen boştur. Adaların yazılı tarihte adı ilk kez MÖ 298’de Iskender’in komutanların­dan birinin o dönemdeki adı Emin Liman anlamına gelen Panormos’ta (Burgazada) yaptırdığı bir kale ile geçer. İstanbul’u başkent yapan Konstantinos, adalarda manastırlar yaptırmış ve burayı sürgün yeri olarak kullanmıştı. Kör edilip sürülen imparatorlar, ikti­dar mücadelesini kaybeden kraliçeler, ikonaklazma döneminde birçok din adamı adalara sürgüne gönderilmişti. İstanbul kuşat­ması sırasında Kınalı, Burgaz ve Heybeli Osmanlı komutanı Baltaoğlu Süleyman Bey’e teslim olurken, şiddetle direnen Büyükada İstanbul’un fethinden 42 gün sonra düşmüştü. Fetihten sonra manastırlar boşaltıldı ve uzun bir süre boş kaldı. 19. yy’a kadar ada­ların nüfusunun büyük bir kısmını Rumlar oluşturmuştu. Bu tarihte önce Fransızlar, ardından İngilizler adalarda yazlık yerler satın almaya başlarken, Kınalıada’ya da Ermeniler yerleşti. 19. yy başına kadar pazarcı kayıklarıyla sağlanan ulaşım, Şirket-i Hayriye’nin adalara vapur işletmesiyle kolaylaşınca, ada nüfusu da hızla arttı. 19. yy başında 1,200 kişi olan ada nüfusu, 1865’te 6,000’e, 1900’de ise 12,000’e çıktı. Adalar bugün hem yazlık olarak hem de günü birlik gezinti olarak İstanbul’un en popüler yerlerinden biridir. Motorlu taşıt çalışmasına izin verilmeyen adada ulaşım at arabaları ile sağlanır. Ayrıca Bostancı’dan çalışan ring seferi yapan vapur­lar, Kabataş ve Bostancı’dan yapılan deniz otobüsü seferleri adalara ulaşımı çok kolaylaştırmıştır.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Osmanlı Ticaretinin Kalbi
Kapalıçarşı’nın Beyazıt Meydanı’ndaki girişinden başlayıp, Mısır Çarşısı’nın Haliç’e bakan kapısına kadar uzanan, Mahmutpaşa Yokuşu çevresindeki hanları, Sultanhamam’ın arastalarını, Mahmud Paşa Külliyesi, Yeni Cami Külliyesi ve Rüstem Paşa Külliyesi’ni de içine alan bu bölge, daha Bizans döneminden başlayarak Istanbul ticaretinin kalbinin attığı yer olmuştu. Bizans’ın ticaret mer­kezine Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Iç Bedesten ile onun yakınlarına kısa süre sonra eklenen Sandal Bedesteni çev­resinde gelişen Kapalıçarşı Osmanlı ticaretinin kalbi oldu.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Marmara Surları Boyunca
Kenti çepeçevre kuşatan surların bir parçası olan Marmara (Proponditis) surları yaklaşık 21 km uzunluğundaki Istanbul surlarının en uzun bölümüdür. Büyük Konstantinos (4. yy) ve II. Theodosios (5. yy) zaman-larında yapılan, çeşitli onarımlardan geçen, 1871­72’de bu bölgeden demiryolu geçirilirken bazı kısımları yıkılan Marmara surlarının önemli bir bölümü bugün hala ayaktadır. Mar­mara kıyısındaki en büyük liman olan Yenikapı’da yaklaşık 1 km uzunluğunda ikinci bir iç liman suru vardı. Denizin hemen kıyısın­da yükseldikleri için, kara surları kadar yüksek yapılmasına gerek duyulmayan bu surlarda ayrıca teknelerin iç limanlara geçişini sağlayan özel kapılar da bulunurdu. Yedikule’den Topkapı surlarına kadar uzanan bölümdeki başlıca kapılar; Ahırkapı, Bukaleon Sarayı Küçük Kapısı, Bukaleon Sarayı Imparatorluk Kapısı, Çatladıkapı (Porta Leonis adı, kapının önündeki aslan heykellerinden geliyordu), Küçük Ayasofya Kapısı, Kadırga Limanı Kapısı (Sofia Kapısı sonradan dolan limanın kapısıydı), Kumkapı (Kontoskalion), Yenikapı (Vlanga), Davutpaşa Kapısı, Samatya (Psamathia) Kapısı, Narlı Kapı (Aya Ioannes Studios Kapısı) ve Mermer Kule’nin hemen batısındaki Debbağkapı idi.
Dosyayı görüntülemek için tıklayınız
  
Bu proje İstanbul Kalkınma Ajansı'nın 2012 yılı Çocukların ve Gençlerin Girişimcilik, Beceri ve Geleceklerini Destekleme Mali
Destek Programı kapsamında desteklenmektedir.

Bu web sitesi İstanbul Kalkınma Ajansı’nın desteklediği Uluslararası Öğrenciler için Rehberlik ve Danışma Merkezi Projesi kap-
samında hazırlanmıştır. İçerik ile ilgili tek sorumluluk yararlanıcı İstanbul Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları ve Eğitim
Daire Başkanlığı Dış İlişkiler Müdürlüğü’ne ait olup İSTKA ve T.C. Kalkınma Bakanlığı’nın görüşlerini yansıtmamaktadır.
Tüm hakları saklıdır © 2018 İstanbul Büyükşehir Belediyesi